| Paylaş | Tweet |
Fikri Cantürk Hakkında Psikanalitik Yorum
Aralık 2008
Yazan: Prof. Dr. Neriman Samurçay
13 Aralık 2008 Cumartesi
Bilim Sanat Yolculuğunda
Fikri Cantürk İle Elele
“O beyaz bir kuştu, uzun kanatlı;
Ardında ışıktan bir iz bıraktı.
Yel gibi dağları aştı bir atlı,
Arada engin bir deniz bıraktı.
(Orhan Seyfi Orhon, “O Beyaz Bir Kuştu”)
Uzun süredir görüşemedik ama, her gün Fikri Cantürk ile beraberim. Onun kendinden emin, güzel beyaz güvercini, bütün içrel yaşam patlamalarını ayakları altına almış, mağrur bir tavırla : “nasılsın?” diye sorar bana her sabah. onun sesini işitince kendimi iyi ve güçlü hissetmez miyim? Üstelik Fikri “Cankuş” şu dizeleri söylerken:
“Akcıl kuşlar öterken bir mevsim
Yiğit şarkılar tutturacağım
Unutacağım bütün kederleri
Yanız mavili bir özlem kalacak yüreğimde
Seni çalacağım ıslıklarımda neşeyle”
Fikri Cantürk, “99 güvercin ve 1 zeytin (1961)”
Fikri Cantürk, algısal dünyamızın bize sunduğu bilimsel verilerin beraberliğinde, düşlemin o içrel gizli derinliğine de iniyor ve böylece evreni bütünüyle ele alıyor. İşte bu gizemli yolculukta, ben de eşsiz sanatçımızla birlikte olmak istiyorum.
Yıllar önce Fikri Cantürk ile neler konuşmadık ki! Görüşme ayrıntılarını vermeden önce, onun dünyaya gelişinden söz etmek istiyorum.
Fikri Cantürk, 1933 yılında Ankara’nın Karalar köyünde doğdu. Başkent inanılmaz bir ışığa kavuştu bu doğuşla. Ben 10 yaşındaydım o zaman. Ama bu sevinci içimde yaşadım.
Fikri Cantürk “kimlik” adlı şiiriyle o doğum anını o kadar güzel ifade ediyor ki;
Yıl 1933
Siz var mıydınız bilmiyorum
Şubatın o dört yılda bir çalan günü
Kapılarımızı,
Çıkagelmişim
Babam sevinmiş salt
Annem acı çekmiş
Ben ağlamışım
Ebenin elleri dolaşmış…
(F.Cantürk, “99 güvercin 1 zeytin”)
Ben de katılıyorum bu şölene; “ iyi ki doğdun Cantürk”
Şimdi görüşmelerimizin ayrıntılarına geçiyor ve sözü kendisine bırakıyorum.
“ Biliyor musunuz, zaman zaman ben de kendimi analiz etmeye çalışıyorum: Ben kimim ne yapmak istiyorum? Ankara’nın Karalar Köyü (doğduğum yer) çok eskiden kalma ama kalıntıları var, gerçekten görkemli bir dünya. Köy halkının söylenceleri: örneğin Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, sevecen coşkulu öyküler! Antik kültür, geniş bir dünyaya aşkla sarılmış sanki. Ben oraya “ben istiyorum” diye gelmedim. Geldiğimde de her taşın altını kazmak, toprağın derin katmanlarına inmek arzusu içindeydim. Batı kültürünün egemen olduğu yerleri de tanımak istedim. Fransa’da kaldım bir yıl (1965 1966)
İletişimin herkese varabileceğine inanmıyorum. İletişimin yolları zaman zaman kapanabilir. ama ne olursa olsun bir gün açılabileceğine inanıyorum. Kendimi, daha derinden tanımaya çalışmak gerçekten çok güzel! İnsanın yalnızlığı ne anlama gelir diye soruyorum bazen kendime. Bana göre, insanın yalnızlığı olası değil. Ben sen biz felsefesiyle, insan nasıl yalnız kalabilir ki! Belki ölümden sonra. Ama onu da bilmiyoruz. Ağaçlar var, kuşlar var, doğa alabildiğine coşkulu. Robenson hiç de yalnız değil. Bir mesaj, nerelerden nerelere ulaşıyor. Çok büyük bir uygarlığın yitirilmesi durumunda bile, bazen bir heykelle, bazen bir kazı aracılığı ile ne yapıtlara ne gerçeklere erişebiliyoruz.
İlkokulu Karalar Köyü’nde (eğitmenli ilkokulu) okudum. On kilometre ötede, nahiye vardı. Oraya her zaman büyük bir istekle gider gelirdim. Ulaşılmayan bilinmeyen yerlere büyük tutkum vardır. Örneğin Ankara İstanbul yolunda, otomobillerden önce “ışıklar”ı gördüm ve o zaman anladım benim köyümün merkez olmadığını. Bir yerlerden bir yere bir şey gidiyorsa, demek ki “bir yerlerde başka şeyler var. Onları da tanımalıydım. Geldiğim noktanın hep ötesine geçmek, keşfetmek en büyük arzumdu. İstersem Hasanoğlu Köy Enstitüsü’ne de gidebileceğimi öğrendim böylece.
Dördüncü sınıftayken başöğretmen babamla görüştü ve anlaştılar. Ben böylece ilkokulun son iki yılını Hasanoğlu Köy Enstitüsü uygulama ilkokulunda tamamladım. 1952’de Hasanoğlu Köy Enstitüsünden mezun oldum ve 1957’de de Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümü’nü bitirdim. Çeşitli öğretmen okullarında yöneticilik ve resim öğretmenliği yaptım. Hayatım hep çalışma ile hep üretme ile geçti. Hiçbir zaman boş durmadım.
Uygulama okulunda 4. sınıfı okudum. Herhalde iyi öğrenciydim ki, bitirme sınavına girmem için karar alındı. Sözlü yapılan sınavda başöğretmen “Karacan” Tarih, Coğrafya, Türkçeden sınav yaptı. Sınavda beni bir hayli sıkıştırdıktan sonra gülerek “ben seninle daha fazla uğraşamam” dedi ve üç kişilik bir heyet getirdi. Böylece en yüksek notları alarak, oradaki eğitimimi sürdürdüm. Yepyeni bir ufuk açıldı önüme: Biyoloji dersinde dokular, yapılar, hücreler ve onların sürekli değişim maceraları beni çok etkiledi, yaratıcı gücümü kamçıladı. Özellikle “Fizik Kimya” alanında. İşte bence “iletişim” bu. Yaratarak, yaratılanları keşfederek yaşamak ve boş durmamak. Bütün bu uğraşıların yanı sıra, sporun bütün dalları, mandolin ile birliktelik bana çok şey kazandırdı.
Gazi Eğitime girerken çok tereddüt geçirdim: Beden eğitimi mi, Resim mi? sonunda isteyerek Resim Bölümü’ne girdim. Ama sporu hiç ihmal etmedim. Daha sonraki yıllarda “pinpon” da girdi hayatıma. Paris’e gittiğimde gördüm ki, sanat alanında çok değişik yapıtlar var. Birbirinden çok farklı, çok güzel eserler gördüm. Ama hiçbir zaman bu konuda yenilgiye düşmedim. Onların yapıtlarından çok farklı şeyler yaratabileceğimi hissettim. Bu inancı hiç yitirmedim, sürekli araştırdım, hiç komplekse kapılmadım.
Fransa’daki ressamları küçümsüyor muyum? Hayır, hiçbir zaman. Hepsini anlamaya, keşfetmeye çalıştım. Ama hiçbir zaman onları taklit etmeye kalkmadım. Bunları anlatırken öğrencilik yıllarıma ilişkin şu anı geldi hatırıma: “Gazi Üniversitesi’ndeki hocam M. Erdem, yapıtlarında sık sık Boticelli’yi simgelememi isterdi. Belki biçimsel artistik yönden bir ilişki buluyordu benimle onun arasında. Boticelli’yi çok sevmeme rağmen, onun gibi resim yapmayı da hiç düşünmedim, doğrusu.” (Fikri Cantürk ile Söyleşi, 1986)
İnsana ilişkin, görünür görünmez tüm aktivitelerin arasında, ayrıcalığı olan “sanat ve yaratıcılık”tır. Başta S. Freud olmak üzere birçok düşünürün bu konuda benzer düşüncelere sahip olduğunu biliyoruz. Böylece sanat, psikanalizin çok verimli bir kaynağını oluşturmaktadır. Bu doğrultuda Fikri Cantürk’ün derin katmanlarına inmek için, projektif teknik olarak Charles Koch’un Ağaç Testi’ni (Le test de L’arbre) uyguladım. Bir anlamda “ağaç”, insan varlığının sembolik ifadesidir. Taç, gövde, kökler ve bunların mekanda yer alış biçimleri, doğruya çok yakın bir yoruma olanak sağlayacaktır. Şimdi Fikri Cantürk’ün “Ağaç”ını genel çizgiler içinde ele alalım.
Ayrıntılara girmeden ana çizgileri içinde testi yorumlamaya çalışalım: Ağacın, mekanın sol yanında yer alması, içe dönüklük (introversiyon) duygusunun egemen olduğunu gösteriyor. Bir sanatçının “psikolojik dünyası” açısından bu özellik patalojik bir anlam taşımadığı gibi, aksine “yaratıcılık”ın (créativité) en önemli psikolojik niteliklerinden birini ifade ediyor. “İçedönüklük” niteliği yoluyla içrel malzemelerini, mekanın “suprasensible” bölgesine taşıyan sanatçı, böylece “rasyonel düşsel” verilerin iç içeliğini, eseri ile ortaya çıkarabiliyor. Fikri Cantürk’ün “ağaç”ında bütün bu duygusal ayrıntıları görebilmek mümkün.
Ağacın “taç” (courenne) bölümünde Fikri Cantürk, gizemli düşüncelerini, varmak istediği sonucu anlamlı bir biçimde ifade ediyor: Kendini saklamak, hayallerini ve isteklerini, yukarı doğru ve üst üste koyarak, aynı bölgede kalmak, kapamak kendini, görünmemek!
Ağacın “kök” (raline) bölgesinde, aile ilişkilerinin büyük önem taşıdığı görülüyor. Ne var ki Fikri Cantürk, yalnız kendi ailesini değil, tüm insanları da sevgi ve koruma içine almış durumda, toplum onun için çok önemli. Ahmet Haşim’in “ağaç” şiiri geldi nedense aklıma:
Gün bitti ağaçta neşe söndü.
Dallar ateş oldu. Kuş da yakut
Yaprakla kuşun parıltısından
Havzın suyu erguvana döndü.
Fikri Cantürk’ün resimlerinde kullandığı renkler de, çizgilerin anlatmak istediklerine katılıyor (Fikri Cantürk’ün bu sergisinde yer alan resimlerin renkleri bana çok şey anlattı. Bu nedenle, daha sonra bu konuda bir araştırma yapmak kararını vermiş bulunuyorum.)
“1957 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümünü bitirdim. 1965 1966 yıllarında daha önce söylediğim gibi Paris’te öğretmen yetiştiren çeşitli kurumlarda inceleme yaptıktan sonra 1970’de Samsun Eğitim Enstitüsü’ne atandım ve orada Resim İş Bölümü’nün kurulması görevini üstlendim. Bu, bana büyük bir mutluluk verdi. Orada tam on yıl bölüm başkanlığı görevini büyük bir istekle yürüttüm.” (Fikri Cantürk ile Söyleşi, 1986)
Fikri Cantürk’ün kurduğu Resim İş Bölümü daha sonra, 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne bağlandı ve sanatçımız 1985 yılına kadar orada çalıştı, daha sonra kendi isteği ile işinden ayrıldı.
“1980’de doçent oldum ve 1989’da Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim İş Bölümü’nde yeniden görev aldım. 1992 yılında Bölüm Başkanlığı görevini yüklendikten sonra 1993’te Profesör olum. Bilim yolu nasıl olsa ömür boyu devam edecekti. 1996’da emekli oldum ve bilim sanat yoluna yeniden yöneldim. Sanatsız nasıl yaşanabilir ki?” (Fikri Cantürk ile Söyleşi, 1986)
Fikri Cantürk, halen atölyesinde çalışmaktadır. Onun bu bilim sanat serüveninde kuşkusuz, ailesinin büyük etkisi var. Kendisi de söyleşilerimizde anlatıyor, bu gerçeği.
“Babam, halk ağzı şiirler yazardı. Annem, çok vefalı, sevecen bir insandı. Her ikisi de her zaman yanımdaydılar. Fransa’ya giderken de hem ailem, hem de eşim Güven’in ailesi beni çok destekledi. Bu nedenle, Fransa’dan güven duygusuyla döndüm. Orada araştırma yaparken de hiçbir zaman “yetmezlik duygusu” yaşamadım. Yaratıcılık konusunda, onlardan hiç de aşağı olmadığımızı anladım ve yeteneğin yeterli olmadığı gerçeğinden hareket ederek, hem bilim hem de sanat alanında devamlı okudum ve çalıştım. Bu çalışmalarım sırasında “heykel, şiir, fotoğrafçılık” konularında araştırmalar yaptım. Sait Faik’in bütün öykülerini bilimsel, içerik dil, anlatım yönünden ele alarak eşim Güven ile birlikte yazılar yazdım. Bu Sait Faik Fikri Cantürk ve Güven Cantürk beraberliğinden doğan yazılar çok büyük bir ilgi yarattı. Sık sık alıntılar yapıldı.” (Fikri Cantürk ile Söyleşi, 1986)
“Her aile bir tarihtir. Hatta okumasını bilene göre bir destan.” (La Martine)
Fikri Cantürk’ün toplumsever dünyasının derin insan sevgisinin temellerindeki “Ben, sen, biz” kavramlarının iç içeliği resimlerine de yansıyor.
Bugün 19 Aralık 2008. G&G Sanat galerisi’nde Fikri Cantürk’ün “Big Bang” isimli resim sergisi açılıyor. Bu “Büyük Patlama” acaba ne patlaması? Murathan Mungan’ın şu dizeleri geliyor aklıma:
Yorgun kentler dinamiktir
Bilir misiniz?
Bu yorgun kentlerin dinamikleri ile
Tarihin mahsup defterinden silinir misiniz?”
(Murathan Mungan, Devrimin Baş harfi)
Bu patlama bence, içrel dünyamızın özgürce ortaya çıkması, yoğun bir insan sevgisiyle devrime yönelmesi anlamı taşıyor. Kendi dünyamı saklarsam, ortaya çıkarmaktan çekinirsem “özgür bir yaşam” felsefesine katkıda bulunabilir miyim? Fikri Cantürk ile bu konuda da eleleyiz:
“Ne duruyorsun be
At kendini denize;
Geride bekleyenin varmış aldırma;
Görmüyor musun her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere”
(Orhan Veli Kanık, “Hürriyete Doğru”)
Ağaçlar yer değiştiremez ama, kuşlar özgürdür, istedikleri yönde istedikleri yere uçarlar. Fikri Cantürk’ün “özgürlük özlemini simgeleyen kuşlar özgür mü gerçekten? O kocaman kanatlı beyaz kuşların iç dünyasında neler neler var, bir patlamaya görün.
Bilim sanat yolculuğunda Fikri Cantürk ile beraberliğimiz devam ediyor. Daha anlatacak çok şey var, “Patlama” olsa da.
“…
Buluşu çok uzaktan ellerimiz
Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak”
(Edip Cansever, “İnfilak”)

















