|
Avrupa ve Amerika’da olan bitenlere bakıp da hayıflanmamak, özenmemek, keşke ile başlayan vay anasını ile biten cümleler kurmamak kabil değil. Niye bizde olmuyorlu tartışmalar uzayıp gidiyor. Ülkemizin en büyük sıkıntılarından biri eleştirmemek ve eleştiriye açık olmamak. Devlet başkanından başlayarak şunu açık yüreklilikle söyleyebiliriz ki halkımız eleştirilmeye gelemiyor. Eleştirilince en baba entellektüelimiz de olsa tarzını hemen kahve ağzına çeviriyor. Dolayısıyla diyebiliriz ki ülkemizde eleştirmen de yetişmiyor. Gerçi şöyle yanlış bir kanı mevcut; eleştirmen eleştiri yaptığı konuda duayen olmak zorunda. Sinema eleştirisi yazabilmek için sanki Oscar kazanmak gerekliymiş gibi geliyor insana. Ya da bir oyuncuyu eleştirebilmek için Robert De Niro olmak, ya da bir ressamı eleştirmek için Picasso olmak… Haliyle eleştirmen yetiştiremiyoruz. Oysa sanatın her alanında bir gereklilik, bir olmazsa olmaz eleştirmen. Sanat eleştirildikçe var, var oldukça da eleştirilecek.
Soruyorum; sinema konusunda kaç eleştirmen tanıyorsunuz? Herkesten çıkan 2, bilemedin 3 isim. Müzik konusu daha bakir; 1, zorlasan 2. Heykel? O da ne? Resim? Eh, 2-3, buna da şükür. Edebiyat? Hadi ordan! Tiyatro? Ne haddimize! Televizyon; gırla!
Zannediliyor ki ülkenin tek eleştirmeye hakkı olanlar köşe yazarlarıdır. Bu konuda da köşe yazarlarımızın maşallahı var. Külhanbeyi tavırlar, sokak ağzı ve kahve kültürü ile yazmalar… Zaten Erman Toroğlu ile Şansal Büyüka’nın yaptığı programdan sonra herkeste bir kahve ağzı ile konuşma modası başladı. Tüm spor programları artık kahve ağzı ile sunuluyor. Korkarım yakında TRT’de de aynı tarzda sunuculara rastlayacağız.
Ülkemizde eleştirmen yetişmemesinin en büyük nedenlerinden biri de yazılı basının halkımız tarafından takip edilmemesi. Her alana hitap eden dergiler var ama iş okuyucu sayısına gelince insanı büyük bir hayal kırıklığı bekliyor.
Ama yurtdışına bakıldığında durum öyle değil. Amerika’da dergilerin birçoğu internetin yaygınlaşmasından sonra ücretsiz olarak dağıtılmaya başlandı. Hem de adrese teslim. Yeter ki derginin okuyucu profiline giriyor olun. Zaten reklamseverin de amacı bu, kendi kitlesine ulaşabilmek. İster para verip alıyor olsun, ister posta kutusuna ücretsiz bırakılsın. En kötü dergi bile onlarca reklam alıyor.
Türkiye’de durum yine iç karartıcı. Bilhassa kültür-sanat alanında çıkan mecmua sayısı yetersiz. 500 bin satan ulusal bir gazetenin en çok satanlar listesinde 3. sırada yer aldığını düşünürsek sanat dergilerinin tirajından bahsetmeye lüzum yok.
Peki bunda tek sorumlu okuyucular mı? Dergicilerin hiç mi suçu yok? İşte tartışılması gereken şeylerden biri de bu. Ve burada da devreye eleştirmenler girmeli. Eskiden hemen hemen tüm sanatçıların takip ettiği bir Milliyet Sanat vardı. Plastik sanatlar ağırlıklı. Şimdi ise rokçısından türkücüsüne kadar tüm ‘sanatçı’lara kucak açmış durumda. Zaten tün supermarketlerde, kitapçılarda ve gazete bayilerinde rastladığınız tek ‘sanat’ dergisi. Diğer sanat dergilerini her yerde bulabilmek zor.
Bizde durum böyleyken bugün gazetelerde çıkan bir haber ülkemiz açısından sanatseverleri yeis içerisinde bıraktı. Haber kısaca şu; Moda dergisi Vanity Fair’in tablo gibi kapakları, İngiltere’de sergileniyor. İlk kez 1913 yılında yayınlanmaya başlayan efsanevi moda ve yaşam dergisi Vanity Fair, en iyi kapak fotoğraflarından oluşan bir sergi açtı. 10 bin fotoğraf arasından seçilen 150 klasik portre, İngiltere’nin başkenti Londra’daki Ulusal Portre Galerisi’nde düzenlenen sergi için bir araya geldi. Mayıs sonuna kadar sürecek sergide Claude Monet, Greta Garbo, Amelia Earhart, Arthur Miller ve Charlie Chaplin gibi klasiklerin yanı sıra Prenses Diana, Madonna, Lance Armstrong, Julia Roberts, Demi Moore, Tom Cruise ve Scarlett Johansson gibi çağdaş ikonlar da var.
Ne diyelim, insanın boğazı düğümleniyor. Hele sadece ilk günkü ziyaretçi sayısını yazmaya insanın eli varmıyor…
|