|
Pera’ya doğru giderken yıllar yıllar sonra bastığı topraklarda açılacak bir dükkanın kapısının üstünde resimlerinin sergileneceğini bilmiyordu tozlu yolda ilerlerken. Hatta birkaç metre ilerideki bir dükkanda satılan lokumların kutularında da kendi eserlerinin olacağı da aklına gelmezdi şüphesiz. ‘Ben artık bir Osmanlıyım!’ diyebilecek kadar bu topraklara aşina olmuş, vurulmuş, sevdalanmış ressam ‘hayırlı’ bir iş için gidiyordu sadece ender zamanlarda giydiği şaşaalı kıyafetleri içerisinde Pera’ya doğru.
Aslında Müslüman bir kıza sevdalandığı, hatta saraydan olur çıkmasına rağmen sırf kızın ailesinin karşı çıkması üzerine bu sevdasından vazgeçtiği söyleniyordu. Müslüman bir kız o zamanların tabiriyle bir ‘gavur’la evlenmezdi.
Hayat bu; şimdi de bir gönül işi için yollardaydı. Bu sefer gönlündeki bıldırcın gibi bir rum kızıydı. Çocukluğundan beri tuttuğu günlüğe bu tanımla not edecekti müstakbel karısını.
Onu Osmanlı’ya, İstanbul’a çeken resmetme tutkusuydu. Oysa hukuk eğitimi almıştı. Tabi bunu kendisi değil ailesi istemişti. Ailesini kırmamak için hukuk eğitimini tamamlasa da kaderini yaşamaya karar vermiş ve resme yönelmişti.
Bıldırcın gibi dediği müstakbel eşinin ailesi ile tanışmaya giderken sık sık durup yol kenarında soluklanan sakalara, dellallara, ciğercilere bakan bu ressam Kont Amadeo Preziosi’ydi.
Malta'ya göç etmiş İtalyan, soylu bir ailenin beşinci kuşak kontuydu Amadeo. Kontluk ünvanı Preziosi ailesine 1718 yılında Sardinya ve Savoy Dükü Kral Victor Amadeu II’den intikal etmişti. 2 Aralık 1816’da Malta’da dünyaya gelen Amadeo Preziosi, çocukluk ve gençlik yıllarını Malta’da geçirdi. Babası Kont Gio François Preziosi, Malta’da saygın bir kişiydi. Amadeo Preziosi’nin resme olan merakı çocukluk yaşlarında başlamıştı. Ailenin hukuk öğrenimi görmesi yönündeki baskılarına rağmen bu öğrenimi ve mesleği terk edip Malta’nın ünlü ressamlarından Giuseppe Hyzler’in stüdyosunda ders almaya başlamıştı. 1840’larda kardeşi Leandro ile birlikte Fransa’ya gitmiş ve kardeşi yeni bir keşif olan fotoğrafçılık üzerine eğitim alırken o, Paris Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam etmişti.
Daha sonra genç Amadeo’nun rüyalarını dönemin yükselen akımı olan oryantalist ressamların çizdiği Osmanlı’nın başkenti İstanbul süslemeye başladı. Çok yakın birkaç akrabası ile vedalaşarak ‘birkaç ay, belki birkaç yıl kalırım’ düşüncesiyle İstanbul’a doğru yola çıktı. Çok güzel hayalleri vardı İstanbul ile ilgili. Hatta gemideyken tuttuğu günlüğüne, `şark benim için yeniden doğuş olacak ve mutlu olacağım inancındayım.` diye yazacaktı.
Boğaziçi, Haliç, Galata, Kız Kulesi, Göksu, Kağıthane, Beylerbeyi, Nuruosmaniye, Nusretiye, Ortaköy daha ilk bakışta Amadeo’yu etkilemişti ve ayak bastığı bu topraklardan bir daha ayrılamayacağını daha o anda anlamıştı.
Bir İstanbul aşığı olmuştu Amadeo. Kısa sürede kendisine bir atölye tutup büyülenmiş gibi İstanbul’daki sokak yaşamını resmetmeye başlamıştı. Suluboya resimlerde İstanbul halkını, çarşılarını, hayran olduğu mezarlıkları ve dergahları resmetti.
Amadeo resimlerinde 1840’ların İstanbul halkını, günlük yaşamları içerisinde ya da mesleklerine ilişkin ortam ve kıyafetleriyle ayrıntılı olarak betimlenmişti. Sanatçı, İstanbul’da yaşayan bu tipler arasında Türklerin yanı sıra Arnavut, Rum, Yahudi ve Ermeni gibi etnik gruplara, 1852–1856 yılları arasında gerçekleştirdiği figür çalışmalarında ise Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli bölgelerinin dışında İran ile Hindistan’dan İstanbul’a gelen egzotik tiplere de yer vermişti. 1852–1856 tarihli çalışmalarında figürler, 1840’lı yıllara tarihlenen çalışmalarından farklı olarak doğal çevrelerinden soyutlanarak betimlenmişlerdi.
E. H. Jerningham, ‘To and From Constantinople’ adlı kitabında şöyle demişti: “Köprünün üzerindeki yaşamın mükemmel bir suluboya görünümü için, İstanbul’u ziyaret eden hiç kimse Mr. Preziosi’nin atölyesini görmeden gitmemelidir. Genelde suluboya resminde takdire şayan bir yeteneğe sahip olan sanatçı, özellikle Doğulu olan her şeye nüfuz etmiş olan o kendine has Doğu rengini yaşama geçirmiş ve böylece [İstanbul’a gelen] seyyaha en hayran kaldığı şeylerin gerçek bir hatırasını yaşatmıştır.”
Amadeo artık istese de İstanbul’dan ayrılamayacağını biliyordu. Karısı ile birlikte hayatının sonuna kadar yaşayacakları Yeşilköy’e yerleştiler. Onu dönemin diğer Oryantalist ressamlarından farklı kılan şey; Avrupa'nın romantik doğu anlayışına uygun eserler vermiş olsa bile İstanbul'a puslu bir Oryantalizm perdesi arkasından değil, yüreğinden bakması olmuştu.
Günümüzde Amadeo’nun sıradan bir ressam olduğunu iddia edenler yok değil. Hatta onun gıyabında oryantalizmi küçümseyenler de var. Ama kim ne derse desin O da bizim gibi Akdeniz kanı taşıyan ve buraya binlerce vatandaşı gibi yeni bir hayat kurmaya gelenlerden biri. Bizden biri. Hatta o kadar ki 1867 Paris Uluslar arası Sergisi’ndeki Osmanlı Pavyonu’nda tablolarını ‘Bir Türk Ressamı’ ibaresiyle sergilemesi bu topraklara olan sevgisinin en güzel kanıtıydı.
Ve bir gün İstanbul’da yayınlanan ‘Levant Herald’ gazetesinin 28 Eylül 1882 tarihli 210. sayısında şu haber yer alır: “Suluboya ressamı ve şehrimizin ünlü sanatçısı Mösyö Preziosi, önceki gün yanında yalnız hizmetkarı olduğu halde avlanmak amacıyla Yeşilköy’de kırlarda bulunuyordu. Bir süre sonra, artık evine dönmeye karar vermiş ve tüfeğini hizmetkarına uzatmıştı. Fakat bu sırada tüfeği tutamayarak yere düşürünce tetik hareket almış ve patlama sonucunda çıkan saçmalar Mösyö Preziosi’nin yaralanmasına sebep olmuştur. Saçmalar sanatçının kaburgalarına saplanmıştır. Halen ağır yaralı olup durumu endişe vericidir.” Haberin yayınlandığı gün, Amadeo Preziosi girdiği komadan kurtulamaz. Yeşilköy’deki San Stefano Katolik Mezarlığı’na gömülür.
Bir İstanbul aşığı olan Amadeo Presiosi’nin eserleri Louvre Müzesi’ne kadar girer ama bize eserlerine göz aşinalığı sağlayan bir şekerci dükkanıdır. Şekerci Hacıbekir Efendi`nin şeker ve lokum kutularını süsleyen ve şimdi Paris Louvre Müzesi`nde yer alan resimden... |