|
Bir erkeğin hayatına kim bilir kaç kadın girer ve çıkar? Hangisine sevgilim, hangisine kadınım diye hitap eder. Bir erkeğin hayatına giren kadınların hepsi sevgilidir. Ama bir tanesi vardır ki ona sadece “kadınım” diye hitap eder. Sevgilim dediği, günlerini gün ettiği, hoş vakit geçirdiği, bazen boşluğunu dolduran, bazen hüznünü dağıtan, bazen onu eğlendiren, bazen onu dertlerinden uzaklaştıran ya da boş zamanlarını doldurandır. Hatta onunla evlenebilir bile. Çocukları bile olur. O artık çocuklarının annesidir. Bir insan olarak onu sever. Aynı senin beni sevdiğin gibi… ‘Kadınım, kısrağım, karımsın’… Bilirdim bunları bir başkasına yazdığını. Ne zaman okusan etim dilim dilim doğranırdı sanki. Bilirdim bilmesine ama senden de vazgeçemezdim. Ama yapmayacaktın be Bedri. Yüreğimi daha fazla dağlamayacaktın. Büyük Kulüp’teki o gün bu şiiri okurken onun için ağlamayacaktın. Bütün İstanbul bilmiyor mu sanıyordun aranızda olanları? Ah be Bedri, her şeyi yapacaktın ama o gece, o insanların arasında, beni oracıkta küçük düşürüp onun ardından gözyaşı dökmeyecektin. Onu karın, kadının olarak görmene katlanırdım ama o insanların içimi delip geçen bakışlarına asla… Ah be Bedri. Ruhumda volkanların patlamasına neden olan o gözyaşlarını görmeyecektim… Ben orada, hemen yanında otururken o şiiri okumayacak, okurken de ağlamayacaktın… Bundan birkaç sene önce bir belgeselde izlemiştim kendini inatla ressam olarak gören ama halkın ona şair payesini yakıştırmaktan hoşlandığı Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun hikayesini. O resme gönül vermiş bir edebiyat aşığıydı. Resmi sevdiği kadar aşkı da, aşkı sevdiği kadar şiiri de severdi. O, hem resim tarihine, hem de edebiyat tarihine geçmiş büyük bir aşıktı… Son Osmanlılar’dan biridir Bedri Rahmi. İmparatorluğun en zor günlerinden birinde, 1911 yılında Trabzon’un Görele ilçesinde dünyaya gözlerini açar. Her ne kadar eli resme yatkın olsa da diğer derslerinde başarılı değildir Bedri Rahmi. Hatta bir keresinde kerrat cetvelini ezberleyemedi diye onu herkesin içinde aşağılar lise öğretmeni. Çok dokunur bu Bedri Rahmi’ye. İleride o günleri hatırlayıp şöyle diyecektir; "ressam olduysam buna neden olan şey lise hayatımın ıstıraplarla dolu olmasıdır"… Trabzon Lisesi'nde okurken ne büyük şanstır ki resim öğretmeni Zeki Kocamemi'dir. Onun derslerinin etkisi ile İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmeye karar verir. 18 yaşında liseyi bitirmeden İstanbul’a gider. O kadar yara almıştır ki 30 yıl doğduğu topraklara uğramaz. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne girer. Burada Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı'nın öğrencisi olur. Lise yıllarının aksine başarılı bir öğrencidir. Heveslidir. Öğretmenlerinin desteğiyle önce Bükreş Akademisi’ne gider. Fakat onun asıl tutkusu Paris’tir. Fransa’da yaşayan ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na mektup yazar ve Paris’e gelerek resmini geliştirmek istediğini söyler. Ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu kabul eder. Paris’te André Lhote'un yanında resim çalışırken kendisi gibi ressam olan Rumen asıllı Ernestine Leibovici ile tanışır. Zengin bir aileden gelen Ernestine Leibovici bu genç adama tutulmuştur. Bedri Rahmi ise önce Ernestine’in yaptığı resimlere, sonra kendisine aşık olur. Kendisini liseyi bile biterememiş bir berduş olarak gören ailesinin baskısına dayanamayıp yurda geri döner. Kalbini Paris’te bırakmıştır. Ama birbirlerinden kopmazlar. Sık sık birbirlerine mektup yazarlar. Sonunda bu ayrılığa dayanamayan Bedri Rahmi Ernestine’yi İstanbul’a davet eder. On gün sonra Ernestine İstanbul’a gelir. Fakat Bedri Rahmi’nin ailesi bu durumdan hiç hoşlanmaz. Ernestine’nin ailelerine gelin gelecek olmasına katlanamazlar. Bu yüzden bir gün Ernestine’yi Romanya casusu olduğunu söyleyerek polise ihbar ederler. El ele Gülhane Parkı’nda dolaşan çift o geceyi karakolda geçirirler. Bu olay onların aşkını daha da alevlendirir. Sanat camiasına kendini kabul ettirmek için uğraşan Bedri Rahmi 1934 yılında D Grubu'nun dördüncü sergisine katılır. Aynı zamanlarda sevgilisi Ernestine de ondan aldığı 50 resimle Romanya’ya döner. Ertesi yıl ilk kişisel sergisi Ernestine’nin çabalarıyla Bükreş’te açılır. Fakat askerliği nedeniyle ilk kişisel sergisine katılamaz. Katılmadığı da iyi olur çünkü sergiye giden büyükelçimiz Hamdullah Suphi Tanrıöver resimleriyle alay eder. Tek bir resim bile satılmaz. 10 Aralık 1935 te yazılan bir mektupta Bedri Rahmi sevgilisine şu satırları yazar; ‘’….sana çok güzel bir isim buldum …Eren… Seni bundan sonra böyle …’Bayan Eren Bedri’ diye çağıracaklar. Nasıl hoşuna gittimi? Anlamı da çok güzel ‘Amacına ulaşmış demek’ babanın koyduğu isimden çok faklı değil…’’ Bu mektuptan üç yıl sonra evlenir Bedri Rahmi ve yeni adıyla Eren. Ertesi yıl da ilk çocukları dünyaya gelir. İlk sergisini olduğu gibi oğlunun doğumunu da göremez Bedri Rahmi. Askere alınmıştır. 1937'de Cemal Tollu'yla birlikte Akademi'nin Resim Bölümü Şefi Léopold Lévy'nin asistanı olur. Birçok ressamın da katıldığı, CHP'nin düzenlediği Yurt gezileri çerçevesinde Bedri Rahmi de resim yapmak üzere 1941'de Çorum'a gider. Bu dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri ile bebesini emziren köylü kadınlar egemendir. Bedri Rahmi böylece Anadolu'nun zenginliklerinin farkına ve tadına varabilmeyi başarmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1938 yılında başlattığı ve altı yıl süren, ressamların yurdun çeşitli yerlerine gönderilmesi kültür programının sanatsal yaşamımızda önemli etkileri olmuştur. Daha sonra bu resimler ’Yurt Gezisi Sergisi’ adı altında toplanıp sergilendi. Bu uygulama karşısında Bedri Rahmi oldukça heyecanlanmış ve tek partili dönemin bu en önemli sanat atılımına gönülden bağlanmıştı. Geziye çıkan ressamlara 300 lira para ile Halkevlerinde barınma kolaylıkları veriliyordu. Eyuboğlu çifti de bu koşullarla Edirne’ye gitti. Onları İstanbul’da alıştıklarından farklı bir hava ve canlı bir gökyüzü bekliyordu. Burada coşkulu bir çalışma dönemi geçiren Bedri Rahmi yöresel motiflerle renkçi anlayışı birleştirme imkanı bulmuştu. Edirne resimlerinin hemen hepsi doğa görünümleridir; içlerinde insan figürü yoktur. Bedri Rahmi’ye özgü aşırılıkları ve yoğun duyarlılıkları bu resimlerde görmek olanaklıdır. Yaptığı bu resimlerden on bir tanesini aynı yıl içinde Ankara Halkevi’nde açılan Birinci Yurt Gezisi Sergisi için göndermişti. 1939 yılı sanatçı için oldukça hareketli geçti. Edirne dönüşünde ’Ses’ dergisi yazarları arasına katılarak birbiri ardına resimlerini, desenlerini ve deneme yazılarını yayımlamaya başladı. Birinci Resim ve Heykel sergisi gerçek bir sanat olayı sayılabilecek kadar zengin içerikliydi. Bu sergiye ’Figür’ adlı yapıtıyla katılan sanatçı birinciliği Arif Kaptan ile paylaşmıştı. Bu arada oğulları Mehmet Hamdi doğunca, aile Salıpazarı’nda bir apartman dairesine taşındı. Yıl sonuna doğru ise yedek subay okuluna alınan Bedri Rahmi Ikinci Dünya Savaşı’nın geriliminin yaşandığı askerliği boyunca çileli bir dönem geçirdi. Ona bitip tükenmeyecekmiş gibi gelen askerliği 1941 yılının sonlarında sona erince 1942’de ikinci yurt gezisi için Çorum’a gitti. Bu gezi Bedri Rahmi için yeni bir dönemin başlangıcını işaret etmektedir. Bu gezi sanatçının yaşamında derin izler bırakmıştı. Çorum yaşantısı, izlenimleri zaman geçtikçe yoğunlaşmış, derinleşmiş Bedri Rahmi ve sanatı bu geziden çıkmıştı. Burada Paris’te Picasso ve Matisse’nin resimlerinde hissettiği Doğu heyecanını tekrar yakalamıştır. Sanatçı, resminin ana temalarını ve yerli içeriğini bu dönemde oluşturmuştu. Minyatür merakı oluşmaya başlayan sanatçı han kahveleri, han avluları, saz çalan áşıklar, halay çekenler, pazaryerleri, çocuğunu emziren kadınlar gibi Anadolu temalarını resimlerinde yoğun olarak işlemeye başladı. Kübizm etkili geometrik yarı soyut Anadolu motifleri ve portreleri bu dönemde ardı ardına geldi. Yine bu dönemde Yunus Emre’nin şiirlerinden elli kadar illüstrasyon çizdi. 1945/47 yılları arasında ’Alis I’, ’Alis II’ ve ’Mari’nin Portresi’ gibi önemli portre dizileri oluşturdu. Káğıt, bazen de tahta üzerine yapılan bu portreler, o döneminin en önemli eserleriydi. Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim görevlisi olduğu zaman ilk kez düzenli bir gelire kavuşur. Sanatçı Akademi yıllarında Van Gogh'u, sonraları El Greco, Dufy ve Matisse'i kendine yakın bulmuştur. Bedri Rahmi'nin portreleri içerisinde oto portreleri önemli bir yer tutar. Burnu çenesine değdi değecek, kıvır kıvır saçları önüne düştü düşecek bu portrelerdeki özgün yorumu usta işidir. Kahveler, saz çalan aşıklar, kemençeciler, horon tepenler, balıklı nüler hayat ağacı, gecekondular, ebabil kuşları, geyikler, kısacası hayat onun resminin konusu olmuş; narı ve karadut satıcısını dahi resmetmiştir. Arkadaşlarının "şöyle bir burun kıvırışta yapılmış gibidirler" dediği resimleri için Bedri Rahmi "Ben tablolarımda her şeyden önce tazelik bulunmasına çalışırım. Üzerinde yıllarca bile çalışsam insana 'bunu ben de yapardım' dedirtecek kadar sade olmasını, yeni yapılmış, üzerinde uğraşılmamış hissini vermesini isterim" demektedir. "Resim, ışığa kavuşan herşeyi büyük bir aşk ile incelemek ve bu aşkı renkler ve çizgiler aracılığı ile insanlara aşılamak sanatıdır" diyen Bedri Rahmi "... Ben renk peşindeyim. Benim anladığım resim hiçbir zaman bitmiyor. Biten bir şeyler oluyor. Ama resim değil de çoğu zaman boya bitiyor, terebentin bitiyor, çalışma sevinci bitiyor, en kötüsü ömür bitiyor." demiştir. Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim görevlisiyken misafir öğrenci olan Mari Gerekmezyan ile tanışır. Bu tanışma uzun bir zaman sürecek acılı bir aşkın başlangıcı olur. Onun için şu meşhur dizeleri yazar; "Karadutum, çatal karam, çingenem Nar tanem, nur tanem, bir tanem Ağaç isem dalımsın salkım saçak Petek isem balımsın ağulum Günahımsın, vebalimsin. Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan Yoluna bir can koyduğum Gökte ararken yerde bulduğumKaradutum, çatal karam, çingenem Daha nem olacaktın bir tanem Gülen ayvam, ağlayan narımsın Kadınım, kısrağım, karımsın." Bedri Rahmi karasevdaya tutulmuştur. Heykel öğrencisi olan Mari Gerekmezyan’ın yaptığı büstünü eve getirip baş köşeye koyacak kadar gözü karadır. Tüm İstanbul onların aşkıyla çalkalanırken Bedri Rahmi hiçbir şeyi umursamadan, hiç kimseye kulak asmadan, sanatla bütünleşerek yaşar tüm duygularını. Ötesini berisini düşünmeden, duygularının en sıcak haliyle… O kadar aşıktır ki ‘Karadut Hanım’ dediği sevgilisine onlarca portresini yapar. Fakat bu güzel günler fazla uzun sürmez. 1946 yılında Mari Tüberküloz’a yakalanır. II.Dünya Savaşı’nın buhranlı günlerinde ilaç bulmak pek kolay değildir. Ülke dışından getirtilen ilaçlar için servet istenmektedir. Sevgilisini hayatta tutmaya kararlı olan Bedri Rahmi yaptığı tablolarını satmaya başlar. Şimdi piyasada çok değerli olan tablolarını yok pahasına elinden çıkarır. Fakat yaptığı hiçbir şey yeterli olmaz. Mari Alman Hastanesi’nde ölür. Eşi Eren ise, çok kırılmasına rağmen olgun davranmış, oğlu için evliliğini sürdürmüştür. Daha da önemlisi, bezgin Bedri Rahmi’yi yaşama bağlamaya, sanata döndürmeye çalışmış ve bunu başarmıştır. Mari’nin yaptığı Bedri Rahmi büstünü evlerinin baş köşesinde tutması, özverisinin bir başka göstergesidir. Bedri Rahmi'nin 1948 tarihli ikinci şiir kitabı, o çok meşhur 'Karadut', hayatındaki iki mühim kadını da çok sinirlendirir. Annesi, 'Hizmetkârlar' şiirine bozulur. Ama kitaba esas tahammülü olmayan, Eren Eyuboğlu'dur. Zira çiftin evliliğinin arasına 1940-1946 arasında 'Karadut' girmiştir. Eren Eyüboğlu, Karadut Hanım’ın ölümünden sonra eşinin onu unutup tamamen kendisine döneceğini umut eder ama tarihler 1949’u gösterirken yanıldığını anlar. 1949’daki bir olay her şeye rağmen Bedri Rahmi’nin Karadut’u unutmadığını ortaya koyar. İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda konuklar Bedri Rahmi’den bir şiir okumasını isterler. O, “Karadutum, çatal karam, çingenem” dizesiyle başlayan “Karadut”u okur. Şiiri gözlerinde yaşlarla tamamlar. Orada bulunanlar ve özellikle Eren Hanım onun üç yıl önce yitirdiği aşkı Mari için ağladığını anlarlar. İkinci kez ve daha derinden yaralanan Eren Hanım bu olay üzerine bir süre Paris’te yaşamaya karar verir. Ertesi yıl yazdığı mektupta kalbinin nasıl kırıldığını yazar; “Canuşkam, Kulüpte bir gece, şiir okumuştun, hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti. Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapışmış gibi olmuştum. O gece...Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri’nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın. Eren.” Aynı yıl Bedri Rahmi eşinin yanına Paris’e taşınır. 1974 yılına kadar, Bedri Rahmi ölene kadar birlikte resim yaparlar. Eren Eyüboğlu eşinin cenazesinden sonra oğlu Mehmet’i karşısına alıp şunları söyler; "şunu bilmeni istiyorum ki, ona çok kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Hiçbir kadın aşağılanmayı kabul etmez. Buna katlandımsa, bil ki, sadece senin hayatın kararmasın diyedir." Bedri Rahmi'yi tanımlarken şair mi demeli, yoksa ressam mı? Bir mecmuada kendisi için şu satırları yazar. Belki de bunlar onu en iyi özetleyen cümlelerdir; "Bir elinde dolmakalem, öteki elinde fırça ile dolaştığı için elleri daima boya içerisindedir. Resimden yorulunca yazı yazmaya başlar. Kendini ressamlara sorarsanız: 'Ressamlığı şöyle böyle, ama iyi şiir yazar', derler. Muharrirlere sorarsanız: 'Muharrirliği şöyle böyle, fakat iyi resim yapar', derler. Terzilerden ve berberlerden pek hoşlanmaz. El Greco'ya, Rus romanlarına, pastırmaya ve halk türkülerine bayılır. Gündüzleri resim yaptığı, geceleri yazı yazdığı söylenir. Bunlardan hangisini daha çok sevdiğini kestirmek güçtür. Muhtelif mecmua ve gazetelerde yazar." İlginç bir kişilikti ressam şair Bedri Rahmi. 1936'da yazdığı 'Korkunç Bir Film' başlıklı yazısında, herhangi birinin bir günlük hayatının kendisinden habersiz filme çekilmesini hayal ediyor: "Dünyanın en basit insanı deyip geçeceğimiz bir kimsenin bu şekilde zaptedilecek bir günlük hayatı eğer bugünkü öpücüklü filmlerden bin kat daha cazip olmazsa ben kulaklarımı keserim." Sizce bugün ayılıp bayılıp izlenen ‘biri bizi gözetliyor’ programının tanımına benzemiyor mu? Bedri Rahmi’nin Ortaköy’deki Lido yüzme havuzu için 1943 yılında yaptığı ilk duvar resimleri tüm yaşamı boyunca savunacağı bir davaya ilk adımı niteliğindedir. Bedri Rahmi mimari ile resim ve heykel gibi diğer güzel sanatların beraber kullanılmasının güzel sonuçlar doğuracağı düşüncesindeydi. Yapı ve resim birbirlerine yardımcı olmalıydı. Bazen ölü bir mimari nokta uygun bir sanat yapıtı ya da panoyla değerlendirilebilirdi. Sanat yapıtının yarınlara kalması ve daha geniş kitlelere hitap etmesi için mimar-sanatçı işbirliğinin gerekli olduğunu savunmuştu. Bedri Rahmi bu büyüklükte resimler yapmaktan da hoşlanıyordu. Bunlar ona hem daha öğretici hem de keyifli geliyordu. Sanatçı ikinci duvar resmini de 1946, Ankara’da, Büyük Tiyatro’nun (Opera) girişindeki kapıların üstüne yapmıştır. Kaynaklar: wikipedia, ekşi sözlük, kimkimdir.gen.tr, biyografi.net, Alaattin Bender, milliyet.com.tr, radikal |