|
Sanatta modernizm ya da çağdaş sanat dediğimizde hemen, dünyada iki yer akla gelir, Tate Modern ve MoMA! Tate Modern Büyük Britanya’nın başkenti Londra’da yer alan ulusal ve uluslararası modern sanat eserlerinin sergilendiği bir müzedir. Tate Online ile birlikte sadece Tate olarak da adlandırılırlar. Tate Modern’in bulunduğu sanat galerileri orjinal olarak farklı işlevlere sahiptiler. 1947 il 1963 yılları arasında mimar Giles Gilbert Scott iki aşamalı bir inşaat ile bu bölgede Bankside Enerji İstasyonu’nu inşa etti. 1981 yılında da bu eneji istasyonu kapandı. Yapı mimarlar grubu olan Herzog & de Meuron tarafından yeniden tasarlanarak müze olarak hizmet vermeye başladı. Müzenin inşaatını ise Carillion adlı bir inşaat firması gerçekleştirdi. Tate Modern orjinal olarak beklenenden daha fazla ziyaretçiyi çektiği için bir süredir genişleme planları yapıyordu. Yeni açıklanan planlara göre müze 2012 yapının güney tarafında inşa edilecek üç yapı ile genişleyecek. Orjinal müze yapısını tasarlayan ve Pritzker Mimarlık Ödülü sahibi mimarlar olan Herzog & de Meuron’un genişleme projesinden de sorumlu olduğu açıklandı. İlk olarak sundukları basamaklı piramit şeklindeki cam yapı müze tarafından beğenilmeyince, orjinal yapının tuğla cephesine uyum sağlamak için, eğimli bir şekilde yükselen tuğla bir cepheye sahip yeni bir tasarım üzerinde karar kılındı. Genişleme projesinin en önemlı kısmını fotoğraf, video ve benzeri sergilerin gerçekleşeceği galeriler oluşturacak. 215 milyon İngiliz Pound’una mal olması beklenen projenin 2012 yılında tamamlanması böylece "2012 Yaz Olimpiyatları" 2012 Yaz Olimpiyatları’na hazır olması hedefleniyor. Bu projeye ek olarak orijinal Tate Modern binası da bakım çalışmaları görecek. Tate Modern’in tematik düzenlenmiş salonları her ne kadar karmaşık, anakronistik ve düzensiz görünse de, modernizm, sanat tarihi kitaplarında anlatılan geleneksel hikayeden farkli bir şekilde MoMA’nın “modern” binasında değil, ancak Tate Modern’in elektrik santralinden sanatsal alisverisi tesvik eden bir alana dönüştürülmüş olan galerilerinde entelektüel bir “deneyim” olarak yaşanabilmekte. Belki de sanat tarihçisi ve eleştirmeni Carol Armstrong tarafindan “düzensiz” ama insanı “düşünmeye teşvik edici” olarak görülen Tate Modern enstelasyonunun MoMA’nınkininden modernizmi anlatmak konusunda daha başarılı olmasının sebebi de, tam anlamıyla ziyaretçiyi, gördüğü eserlerin neden “modern” olduklarını “düsünmeye” zorlaması ve böylece modernizm hikayesini kendi anladığı şekilde yazmasına izin vermesidir. Eleştirmen Christoph Grunenberg’in “Modern Sanat Müzesi” adlı makalesinde dediği gibi, “MoMA’da ziyaretçiler sadece sergilenen eserleri görmekle kalmıyorlar, aynı zamanda zorunlu bir modern sanat tarihi dersine de tabi tutuluyorlar.” Gerçekten de müzenin dördüncü ve beşinci katlarını gezerken ziyaretçi, Alfred H. Barr Jr.’ın sanata ve modernizme formalist ve sadece zamansal bir çerçeveden bakan zihniyetinin yeni bir versiyonu ile karşılaşıyor. John Elderfield’in 2006da ayn bakış açısıyla yeniden düzenlediği galeriler kronolojik bir biçimde ilk olarak modernizm akımının ataları olarak görülen Seurat, Cézanne, van Gogh ve Gaugin’in eserlerini sergileyen bir salonla ziyaretçiyi karşılıyor. Daha sonra Picasso’nun ve Braque’in tuval üzerine çalıştıkları Analitik Kübist resimleri gösteriliyor; sanatçıların üç boyutlu eserleri ve heykelleri ise resimlerle diyaloga giremeyecek şekilde başka bir odada ziyaretçiye sunuluyor. Fütürizm ve Ekspresyonizm akımlarını temsil eden Kandinsky ve Boccioni gibi sanatçıların eserlerinden sonra da sırayı tamamen Matisse’e adanmış bir salon alıyor. Daha sonra Sürrealizm akımıyla ve Duchamp’in eserleriyle karşılaşan ziyaretci, dördüncü kata indiğinde ise, 1940, 50, ve 60ların sanatıyla karşı karşıya geliyor. Yine kronolojik bir şekilde, İkinci Dünya Savaşı sırasında üretilen ve daha sonra gelişen Abstrakt Ekspresyonizm çatısı altında yapılan eserleri de gördükten sonra ziyaretçi MoMA’nin modernizm hikayesini tamamlamış oluyor. 1970lerden sonra üretilmiş eserler, müzenin ikinci katinda “Güncel Sanat” galerilerinde sergilendiği için modernizm ve güncellik arasinda da herhangi bir bağlam kuramayan ziyaretçi, böylece modernizm akımını belirli sanatçılar ve onların eserleri aracılığıyla oluşan stillere daha sonra verilen isimler çerçevesinde gelismis olan lineer bir ilerleme olarak deneyimlemiş oluyor. Tate Modern’de ise MoMA’nınkinden tamamen farkli bir modernizm hikayesi anlatılıyor. Eski elektrik santralinin türbinesinin bulunduğu ve şu anda geçici sergilere adanmış olan büyük alana müzenin ana kapısından giren ziyaretçi, daha önce Carsten Höller’in enstale ettiği kaydıraklar ve Doris Salcedo’nun salonun yerine açtığı yarık gibi eserler sayesinde bu alanda sergilenen sanatla enteraksyona girebiliyor. Üçüncü ve beşinci katlarda sergilenen koleksiyona ulaştığında ise, karşısına dört farklı temaya göre ayrılmış galeriler çıkıyor. Bunlar, “Fikir ve Obje,” (Idea and Object), “Değişkenlik Durumları,” (States of Flux), “Maddesel Hareketler,” “(Material Gestures) ve “Şiir ve Düş” (Poetry and Dream) adları altinda toplanmış. Her bir tematik galerinin ilk salonunda bir “merkez” (hub) olarak adlandırılan ve farkli zamanlarda calismis olan iki sanatçının eserleri sergileniyor. Temanın anlatmayı amaçladığı kavramsal bağlamlari ziyaretçiye özetlemeyi amaçlayan bu merkez salondan sonra da galerilerde dönem ve stil olarak birbirinden tamamen farklı, ama tematik olarak, bir fikir sürecinden sonra ilişkileri anlaşılabilen, birbirine bağlı eserler sergileniyor. Bütün bu gözlemler bir arada incelenirse, Tate Modern’in tematik düzenlemesinin modernizmi sadece sanatsal bir akım olarak değil, bireylerden ve savaş, politika gibi dış kuvvetlerden de etkilenmiş, günceli geçmişle diyaloga sokan bir toplumsal hareket olarak ziyaretçiye sunduğunu söyleyebiliriz. Santralin türbinesinin bulunduğu salonda ziyaretçiyi sanatın bir parçası haline getiren eserlerden yukarı galerilerdeki sayısız sürprize kadar, Tate Modern kelimenin tam anlamıyla bir modernizm “deneyimi” yaşatıyor ziyaretçiye. Ve böylece, Tate Modern, MoMA’nın kronolojik ve medium-specific düzenlemesinin sormaya cesaret etmediği, fotoğraf, resim, heykel gibi farkli araçların modernizm çatısı altında birbiriyle nasıl ilişkiye geçtiği, modernizmin ve postmodernizmin güncel sanatı nasıl etkilediği gibi soruları cevaplarını her zaman bulamasa da en azından soruyor. Tanımı hiç bir zaman tam olarak yapılamamış olan modernizm kavramının görsel sanatlar çerçevesindeki hikayesini de bu bağlamda gerçekten “modern” bir şekilde yeniden yazıyor. Modern sanata yön veren kurumlar dediğimizde akla ilk gelen bir diğer kuruluşlar ise dünyaca ünlü müzayede firmaları Sotheby’s ve Christie’s. Her ne kadar sanatın ticaretini yapan iki dev kurum olsalar da çağdaş sanatın günümüzde popüler hale gelmesine olanak sağlamışlardır. Geçtiğimiz yıl ülkemizde de şube açan Sotheby’s, bu yıl ikincisi düzenleyeceği Türk çağdaş sanatçılarının eserlerinin yer aldığı müzayede ile sanatçılarımızın ve sanatımızın uluslar arası arenada tanınırlık ve bilinirliliğini arttıracaktır. Her ne kadar bu iki müzayede şirketi “eseri nereden alacağını bilmeyenler için yapılıyor” eleştirisine maruz kalsalar da çağdaş sanatın gazete sayfalarında daha çok yer edinmesi ve popüler hale gelmesinde büyük pay sahibidirler. Eserleri seçme metodları ve seçtikleri eserler her daim eleştirilse de Sotheby’s ve Christie’s, dünyada çağdaş sanata yön veren kurumlar arasında başı çekmektedir. Los Angeles’ta bulunan Museum of Contemporary Art (Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi) de çağdaş sanat konusunda rakipsiz kurumlardan bir tanesidir. 1979 yılından beri 31, yıldır hizmet veren Moca (Museum of Contemporary Art), sahip olduğu 5000’i aşkın eserle “çağdaş sanatın yuvası” olarak adlandırılmaktadır. |