Röportaj // Cengiz Özer
Paris'ten transferimiz...
Eser Baykuş | 24. Mart 2009
Cengiz Özerİstanbul doğumlu olan Cengiz Özer henüz 3 aylıkken ailesinin işleri nedeniyle Paris’e gitmiş. Türk bir baba ve Fransız bir anneden dünyaya gelen Cengiz Özer Fransa’da Ecole Martenot okulunda müzik ve resim eğitimi alır. Paris Pantheon Sorbonne Sanat Tarihi Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamlar. Grande Chaumiere gibi çeşitli atölyelerde yağlı boya çalışmaları yapar. Paris’in önde gelen üç müzesinde Musee Carnavelet, Carousel du Louvre, Petit Palas’ta plastik sanatlar ve yağlıboya geliştirme dersleri verdi. 1997 yılından beri de çocuklara resim dersi veren Özer bir buçuk yıldır İstanbul’da yaşıyor. Resim dışında fotoğraf ve astronomiye ilgi duyan Özer’in eşi de Fransız ve henüz 5 aylık Eylül isimli bir kızı var. Cengiz Özer ile neden Paris’i bırakarak İstanbul’a yerleştiğini konuştuk.
habaerdar@: Cengiz Bey, İstanbul’da doğdunuz, peki neden aileniz Paris’e yerleşti?
Cengiz Özer: Üsküdar’da doğdum. 3 aylıkken ailem Paris’e taşınmaya kara vermiş. Annem Fransız olduğu için Paris’i tercih etmişler. Kardeşim ve benim eğitimim de oraya taşınma kararı almalarında etkili olmuş. 35 yıl Paris’te yaşadım ve orada sanat tarihi okudum. Çeşitli müzeler için çalıştım, resim dersleri verdim. Yaklaşık 10 sene müzelerde çalıştım. Türkiye’ye kısa süreler için, yaz tatilleri için geliyordum. İlk sergimi 2004 yılında İstanbul’da Murat Pilevneli ile Fine Art’ta yaptım. Ailem yaz tatili için Antalya’da ev kiralamıştı. Beni de 2 ay boyunca oraya çağırdılar. Orada büyük ebatta resimler yapmaya başladım. Yaptığım seriyle sergi için hazır hale geldim. Bu çalışmaları Murat Pilevneli’ye gösterdim ve çok beğendi. Böylece ilk sergimi açtım. Sergiden sonra 4 yıl boyunca yenilenmek istedim. Aynı zamanda farklı bir tarz bulmaya çalıştım. 4 yıl sonunda yeni bir tarz buldum. Keten kumaş üzerinde mürekkeple çalışmalar yapmaya başladım. Sonuç ilginç olunca bu konuda araştırma yapmaya başladım, bu tarz üzerine yoğunlaştım. Böylece şu an çalıştığım seriye ulaştım ve 2008 yılında Çağla Çabaoğlu Art Gallery’de ikinci sergimi açtım.
h@: Türkiye’de herkes bir yolunu bulup yurtdışına gitmeye çalışırken siz niye tam tersini yaparak Paris’ten Türkiye’ye geldiniz?
CÖ: Paris’ten kaçmadım ama son zamanlarda ırkçılık yükseldi ve Paris’in havası değişti. Burada da bu tarz şeyler yaşanıyor ama Paris’te herkes herkesten korkmaya başladı. Saat soruyorsunuz insanlar kaçıyorlar. Son zamanlarda Avrupa diğer milletlerden uzaklaşmaya başladı. Diğer milletlerin ülkelerine gelmemesini istemeye başladı. Bu bana pek hoş gelmemeye başladı. Burada bence hükümet ve siyaset kötü, onlardan bir şey beklemiyorum ama ülke insanından çok şey bekliyorum. Belki yanlış yapıyorum ama böyle hissediyorum. Paris’te artık yaşamak istemediğime karar verince alternatif yerler düşündük. Önce New York gittik. Daha sonra Londra’da bir süre oturduk. Sergi dolayısıyla İstanbul’a geldiğimde çok eğlenceli, çok hoş geldi bana. Köşeyi döndüğünüzde bir sürprizle karşılaşabiliyorsunuz. Bir sokak sonra neyle karşılaşacağınız belli olmuyor. Sanatçılar ve mimarlar için çok önemli bir yer burası. Avrupa ile Asya birbirine dokunuyor burada. Çok farklı kültürlerle karşılaşıyorsunuz. İç içe geçmişler. Burada modern sanata ilgi az. Ben sergi açtım çok kişi neden figür çalışmadın dediler. Bana garip geldi. Ama Fransa’da sanat ortamı daha kapalı. Evet, orada devlet sanatçıya pek çok olanak sağlıyor, atölyesini veriyor ama bir anlamda sanatçıyı memurluğa yöneltiyor. Yılda iki üç eser çıkaran sanatçılar bulunuyor. Orada sanat camiasına girebilmeniz daha zor. Mesela burada Divan Otel’in macaronlarını yapan aşçı ile ortak bir proje yapacağız. Pasta dizaynlarını ben yapacağım. Fransa’da bunu yapmak daha zordu. Avrupa sanatın merkezi olmaktan yavaş yavaş uzaklaşıyor. Sanat yavaş yavaş doğuya kayıyor. En pahalı ressamlar listesinde doğulu sanatçılar hızla basamakları tırmanıyorlar. Çünkü Avrupalı sanatçılar yaratıcılıklarını kaybediyorlar. Çünkü ilham alamıyorlar. Fransa’da zenginlerin semtleri var, okulları var ve buralara kimse gidemiyor ve bu insanlar başkalarıyla diyaloğa girmiyorlar. Öyle ki bu zengin kesimin kendine has sanatçıları var. Burada böyle bir şey yok. Ayrıca burada insanlar daha sıcak. İnsanlar fakir ya da zengin birbirleriyle konuşuyorlar. Mesela adam cebindeki son birkaç lirayla bisküit alıyor ve bize ikram ediyor, bizimle paylaşıyor. Türkiye’de böyle şeyler yaşayabilirsiniz ama Fransa’da yaşayamazsınız. Eşime bu çok hoş geldi.
h@: Başka bir yerde yaşamayı düşünüyor musunuz?
CÖ: Burada ev aldık. Şu an bir başka yerde yaşamayı düşünmüyoruz. Kızım burada doğdu, henüz 5 aylık. Adı Rüzgar. İstanbul şu an eşimle bize çok ilginç geliyor. Eşim Fransız. O da burayı çok seviyor. Burada tanıştığımız birkaç Fransız ve İngiliz çift de burada iş kurmayı düşünüyorlar. Onlar da burayı seviyorlar. İstanbul’un havası çok iyi geldi bana. İstanbul çok hareketli ve özgür. Çok canlı. Modern ve tarihi tarafları bir arada. Hem eğlenceli, hem de korkunç. Hayat gibi. İstanbul insana ilham veren bir şehir. Boğazı, surları, tarih yapıları, sarayları, pazarları her an insana ilham ya da bir fikir verebiliyor.
h@: Yaşadığınız iki şehir arasında benzerlikler var mı?
CÖ: Paris düzenli, şık ve hafif hareketli bir yer. İstanbul ise karmaşık, coşkun ve yaşam dolu. İkisinin de öyle bir çekiciliği var ki, saatlerce konuşsam özetleyemem.
h@: Boş zamanlarınızda neler yapıyorsunuz?
CÖ: İstanbul’da en çok boğaz kıyısında gezmeyi seviyoruz. Tarihi eserleri gezmeyi, Beyoğlu’nda Sarıyer’de gezmeyi seviyoruz. Karaköy’ü, Eminönü’nü ve en çok da Kapalıçarşı’yı çok seviyorum. Sultanahmet’i seviyorum. Ayrıca fotoğraf çekmeyi çok seviyorum.
h@: İstanbul’da nelere kızıyorsunuz?
CÖ: Arnavutköy’e taşınmadan önce Beyoğlu ve Cihangir’de yaşadım. Beyoğlu tarihi bir yer. Orada yavaş yavaş tarihi binaları yıkıyorlar. Bu çok yanlış. İnsanların asıl görmek istediği şey tarihi dokular. İstanbul yok olsa Türkiye’nin ilginç bir tarafı kalmaz. İstanbul kültürlerin birleştiği bir yer. Bu yüzden bu kültürüne ve tarihine sahip çıkmak lazım. Mesela boğazda rüşvet verip ormanı kesiyorlar site yapıyorlar. İnsanlar ölüyorlar ama şehirler yaşamaya devam ediyorlar. Mesela ben evim için eski ateş tuğlası bulmak istiyorum ama bulamıyorum. Örneğin Fransa’da eski bir köyden ev aldığınızda yeni malzemeleri kullanmanız yasak. Aynı eski taşları kullanmanız gerekir. Çünkü tarihi dokusunu korumak istiyorlar. Ama burada fabrikasyon yapılar peydah olmaya başlıyor. Bir ülkenin büyüyebilmesi için sanat, müzik, sinema, edebiyat gibi alanlarda ilginç yapıtlar ve kişiler çıkarmalısınız. Mesela Orhan Pamuk gibi, mesela Nuri Bilge Ceylan gibi, mesela Fazıl Say gibi. Orhan Pamuk sayesinde pek çok kişi Türkiye’yi tanıdı. Diğer ülkelerin de nasıl büyüdüğüne bakmalıyız. Mesela Amerika sinema ve müzikte rakipsiz. Bu bakımdan büyük ilgi görüyor. Türkiye’de de çok yetenekli insanlar var. Mesela Fransızlar Orhan Pamuk’u tanıyorlar. Türkiye tanıtımını sadece kumsalları üzerine kurmamaları. Avrupa Türkiye’yi sadece güneş ve kumdan bir imajla tanımamalı. Bir ülke sanat ve edebiyatı basamak yaparak büyür. Paris nasıl zamanında sanatın merkezi oldu, çünkü tüm dünyadan sanatçılar burada buluştular. Kandinsky, Picasso buradan çıktı ama bunlar Fransız değildi. Milliyetçilik ve ırkçılık bu yönden tehlikeli. Büyümek için bunları yapmak gerekiyor.



















